Skip to main content

Etiket: rol belirsizliği

Yetki Yoksa Sorumluluk da Yoktur

Birçok işletmede işler tıkandığında ilk cümle şuna benzer: “Kimse sorumluluk almıyor.” Toplantılar uzar, işler bekler, kararlar gecikir ve herkes birbirine bakar. Bu tablo genellikle “insanların tutumu” olarak okunur. Oysa çoğu zaman sorun tutum değil tasarımdır. Yanlış karar alamayan organizasyonlarda sorumluluk eksikliği gibi görünen şeyin kökü, yetki–sorumluluk dengesinin bozulmasıdır. Bu yazı, yetki yoksa sorumluluğun da neden gerçek anlamda oluşmadığını sorgulayan bir içerik olarak kurgulanmıştır.

Sorumluluk, bir işi sahiplenmek demektir; fakat sahiplenmek, karar verebilmekle mümkündür. Eğer bir kişi bir işten sorumlu görünüyor ama o işin kritik kararlarını alamıyorsa, gerçekte sorumlu değildir. Çünkü sonuç üzerinde kontrolü yoktur. Kontrol olmayan yerde sorumluluk, sadece raporlama yüküne dönüşür. Raporlama yükü arttıkça insanlar daha temkinli olur, riski kendinden uzak tutar ve kararları yukarı taşır. Bu durum, organizasyonu yavaşlatan en görünmez frenlerden biridir.

Yetki verilmeden sorumluluk istenen yapılarda kararlar doğal olarak onay zincirine takılır. Küçük bir satın alma bile günler sürebilir, basit bir fiyat revizyonu “bir üstten” onay bekler, müşteri şikayeti çözümü başka bir departmanın imzasına bağlı kalır. Böyle bir ortamda insanlar işi bitirmek yerine “doğru kişiye doğru zamanda sormaya” çalışır. İş akışı, üretim ve hizmetten çok onay takibine dönüşür. Bu nedenle yanlış karar alamayan organizasyonların asıl problemi, kararların hiç alınmaması değil, kararların sürekli yer değiştirmesidir.

Yetki–sorumluluk dengesizliği, en çok da “hata korkusu” ile beslenir. Hata cezalandırılıyorsa, insanlar yetkisiz kaldıkları konularda zaten risk almaz; yetkili oldukları konularda bile tereddüt eder. Bu tereddüt, karar gecikmesi olarak görünür. Karar gecikmesi, sahada bekleme üretir. Bekleme, maliyet üretir. Böylece yetki verilmeyen bir organizasyon, farkında olmadan maliyeti büyüten bir yapıya dönüşür. Hızlı karar alamayan yapı, piyasada esnekliğini kaybeder.

Bu dengenin bozulduğu yerlerde “gizli yetki” ortaya çıkar. Resmî olarak yetki kimdedir belli değildir, ama pratikte bazı insanlar fiilen karar verir. Bu kişiler çoğu zaman kilit kişilere dönüşür, iş onların takvimine bağlanır ve organizasyon usta bağımlılığına benzer bir bağımlılık üretir. Bu durum kısa vadede işleri yürütür, ancak ölçeklenmeyi zorlaştırır. Çünkü büyüdükçe karar sayısı artar; kararlar tek noktada toplandıkça tıkanma kaçınılmaz olur.

Yetki eksikliği sadece hızı değil kaliteyi de bozar. Sahada sorun çıktığında doğru karar hızlı alınamazsa telafi gecikir, hata büyür ve maliyet artar. Müşteri tarafında da benzer bir tablo oluşur: müşteri bir yanıt bekler, siz “döneceğiz” dersiniz, geri dönüş uzar. Bu gecikmeler güveni zedeler ve çoğu zaman fiyat baskısını artırır. Çünkü müşteri güvenin azaldığı yerde pazarlık eder. Yetki–sorumluluk dengesizliği, böylece satışa kadar uzanan bir sonuç üretir.

Yetki yoksa sorumluluk da yoktur cümlesi, aslında tek bir şeyi hatırlatır: sorumluluk, sınırları olan bir alanda anlamlıdır. Hangi kararların kimde olduğu, hangi bütçe sınırlarının kim tarafından yönetileceği, hangi risklerin kim tarafından taşınacağı net değilse, kimse gerçek sorumluluk üstlenemez. İnsanlardan sorumluluk beklemek yerine, sorumluluğu mümkün kılan sınırları ve yetkileri tasarlamak gerekir.

Bu tasarımın merkezinde “karar türleri” vardır. Bazı kararlar stratejiktir ve üst yönetimde kalmalıdır. Bazı kararlar taktiktir ve orta kademe tarafından yönetilmelidir. Bazı kararlar ise günlük operasyondur ve sahada çözülmelidir. Günlük operasyon kararlarını yukarı taşıyan organizasyonlar, üst yönetimi de kilitler. Üst yönetim kilitlenince stratejik kararlar gecikir. Bu gecikme, şirketin geleceğini etkiler. Bu nedenle yetki dağıtımı, sadece iç düzen değil, rekabet gücü meselesidir.

Yetki–sorumluluk dengesini kurmanın bir diğer boyutu, ölçüm ve görünürlüktür. Yetki verildiğinde, kararların sonucu izlenebilmelidir. Bu izleme “kontrol” için değil “öğrenme” için çalışmalıdır. İnsanlar, karar aldığı için cezalandırılacağını düşünürse yetki kullanmaz. Karar aldığı için öğrenebileceğini ve gelişebileceğini düşünürse yetkiyi sahiplenir. Böyle bir ortamda sorumluluk, kaçılan bir yük olmaktan çıkar; işletmenin hızını artıran bir kas haline gelir.

Yanlış karar alamayan organizasyonlarda sorun çoğu zaman “sorumluluk almamak” değildir; sorumluluğu mümkün kılan yetki tasarımının eksikliğidir. Yetki verilmeden sorumluluk talep edildiğinde kararlar gecikir, işler bekler, maliyet büyür ve bağımlılık artar. Yetki–sorumluluk dengesi kurulduğunda ise organizasyon hızlanır, saha daha az bekler, müşteri daha hızlı yanıt alır ve şirket daha kolay ölçeklenir. Yetki yoksa sorumluluk da yoktur; çünkü sorumluluk, ancak karar verebildiğiniz yerde gerçek olur.

Doğru İnsan mı, Doğru Sistem mi?

Birçok işletmede işler sıkıştığında ilk cümle şuna benzer: “Doğru insanları bulsak her şey çözülecek.” Daha iyi bir satışçı, daha tecrübeli bir planlamacı, daha disiplinli bir üretim sorumlusu, daha hızlı bir satın almacı… İnsan kalitesi elbette önemlidir. Ancak çoğu zaman yanlış soru sorulur. Çünkü sorun her zaman işe alım değildir; sorun sistemdir. Bu yazı, “doğru insan mı, doğru sistem mi” ikilemini yanlış sorunun sorulması üzerinden ele alan ve sorunun işe alım değil sistem olduğunu netleştiren bir dosya gibi kurgulanmıştır.

Doğru insan, sistemin olmadığı yerde bir süre mucize yaratabilir. Süreçler net değilse, bilgi dağınıksa, karar mekanizması belirsizse ve ölçüm yoksa; tecrübeli bir kişi sahada hızlı çözümler üretir, insanları toparlar ve işin akmasını sağlar. Fakat bu mucize sürdürülebilir değildir. Çünkü kişi, sistemi ikame eder. Kişi yorulduğunda, izin aldığında ya da ayrıldığında aynı sorunlar geri gelir. Bu noktada “yeniden doğru insan arayalım” döngüsü başlar. Döngü, sorunun insan değil sistem olduğunu en net gösteren işarettir.

Yanlış sorunun sorulduğu yer genellikle şudur: İş sonuçları zayıftır ve bunun sebebi olarak kişilerin yeterliliği gösterilir. Oysa sonuç, çoğu zaman ortamın ürünüdür. Hedefler net değilse, öncelikler sürekli değişiyorsa, iş tanımları belirsizse ve süreçler standart değilse; en iyi insanlar bile verim üretemez. Bir süre sonra “iyi insan” bile “kötü performans” verir. Bu noktada sorun, kişinin yeteneği değil; kişiyi doğru performansa yönlendiren sistemin eksikliğidir.

Sistem eksikliği, günlük hayatta küçük ama sürekli sürtünmelerle kendini belli eder. Aynı iş farklı kişiler tarafından farklı şekilde yapılır, kararlar onay bekler, kritik bilgiler kişinin zihninde kalır, dosyalar ve tablolar birbirini tutmaz, müşteri talepleri sahaya geç iner, üretim planı sürekli değişir. Bu sürtünmeler birikince, şirket “çok çalışıp az ilerleyen” bir hale gelir. Bu tabloya bakıp “doğru insan yok” demek kolaydır; fakat gerçekte doğru insanın çalışacağı zemin yoktur.

İşe alımın sistemin yerine konduğu bir başka durum da “kahraman” arayışıdır. Şirket, bir kişiden hem sistemi kurmasını hem operasyonu yürütmesini hem de sonuçları düzeltmesini bekler. Kişi bir süre gerçekten fark yaratabilir, ancak aynı anda hem yangın söndürüp hem bina inşa etmek sürdürülebilir değildir. Sonuçta kişi ya tükenir ya da şirketin iç ritmine uyum sağlamak zorunda kalır. Ritmi sistem değil kriz belirliyorsa, en iyi insanlar bile krizin parçasına dönüşebilir.

Doğru sistem, doğru insanı değersizleştirmez; doğru insanın etkisini büyütür. Sistem, işi tanımlar, ölçer, tekrar edilebilir hale getirir ve belirsizliği azaltır. İş tanımları net olduğunda, yetkiler açık olduğunda, karar süreleri kısaldığında ve süreçler standardize edildiğinde; insanlar enerjilerini sürtünmelere değil değer üretmeye harcar. Bu durumda işe alım hâlâ önemlidir, fakat işe alım “kurtarma” değil “büyütme” amacı taşır.

Sistemin olmadığı yerde performans kişiye bağlıdır; sistemin olduğu yerde performans işletmeye ait olur. Bu fark, ölçeklenme dönemlerinde çok belirginleşir. Büyürken yeni insanlar gelir ve şirketin ritmine dahil olur. Eğer sistem yoksa her yeni kişi farklı bir yöntem getirir, uyum zorlaşır ve koordinasyon maliyeti artar. Eğer sistem varsa, yeni kişi standardı öğrenir, kısa sürede üretken olur ve büyüme yormadan ilerler. Bu nedenle “doğru insan” arayışı, çoğu zaman “doğru sistemi” aramakla başlamalıdır.

Bu dosyanın ana mesajı şudur: İşe alım, sistem kurulmadan çözüm değildir; sistem kurulmadan işe alım sadece maliyetli bir denemedır. Sistem, ölçümle başlar. Hangi iş nerede takılıyor, hangi kararlar neden gecikiyor, hangi süreçler tekrar hata üretiyor, hangi noktada bekleme oluşuyor, hangi iş tanımı belirsiz kalıyor? Bu soruların cevabı olmadan yapılan işe alım, sorunların üstüne yeni bir insan eklemekten öteye gitmeyebilir.

Doğru insan mı doğru sistem mi sorusu, tek bir cevabı olan bir soru değildir; ancak ilk sırayı sistem alır. İnsan, sistemi taşır; sistem, insanın gücünü çarpar. Sorun sürekli tekrarlıyorsa, farklı insanlar gelip aynı yerde zorlanıyorsa ve işler “kişiye bağlı” ilerliyorsa, problem işe alım değil sistemdir. Sorunun işe alım değil sistem olduğunu netleştirdiğiniz anda, şirketinizin enerjisi “insan aramaya” değil “zemini düzeltmeye” yönelir. Zemin düzeldiğinde, doğru insan sadece bulunmaz; doğru insan içeride kalır ve büyür.

© Mobilya Bülteni. Tüm hakları saklıdır.